Bu bir kaç öykünün seri halde anlatımını içeren bir yazı dizisidir. Tahmin edilemeyen belli süreler içerisinde bir sonraki bölüm yayınlanacaktır. Böyle.
Hayrını görün.
Bölüm 1 - Dipte.
Bir kadın görüyorum. Dibi gelmiş sarı saçlarının örttüğü geniş alnıyla kendine güvenen bir kadın gibi görünüyor olsa da gözyaşlarına hakim olamıyor. Sessizce içine gömülmüş ve savunmasız bir şekilde ağlıyor. Önünden hızlıca geçen ve muhtemelen içtiği vodkanın sarsıcı etkisiyle midesindekini devirmek için lavaboya yönlenen siyah kahkülleriyle mekanın tatlı ve seksapel olma adayı kızın akan rimelinden, gözyaşlarının son demlerinde olduğunu görüyorum. Vücudunun, orantıları alt üst edecek derecede göze batan en büyük parçası olan koca kıçıyla yarım saat önce neşeli hikayeler anlatıp dinleyicileri gülümseten ve şuan herkesten daha çok ağlayan mor gömlekli bir adam görüyorum. Vodka bardaklarına damlayan gözyaşları, geniş ve yüksek tavanlı odaya yayılan hıçkırıklar, umutsuz insanların birbirlerine sarılarak şefkat arayışları… Aldatılan kadınlar, aldatılan homoseksüeller, evleri yanan evsizler, kanserli vücutlar, terkedilen çocuklar, evlilik vaadiyle kandırılıp dolandırılan yaşlı adamlar, evde kalan orta yaş kadınları, çocuk yapamayan çiftler ve tabi ki “emo” lar. Hepsi karşımda bir şeyler için göz yaşı döküyor, hepsi içlerindeki pislikleri gözlerinden kusmaya çalışıyor.
Uzun süredir gözleri üzerimde olan beyaz bereli bir kadın bana doğru gelmeye başladı. Gözüm bir yandan koca kıçlı adamın başını göğsüne dayamış ve teskin etmeye çalışan gözlüklü kadında. Saçları sarı ve topuz halinde. Gözlükleri ve giyindiği tenine yapışan kıyafetiyle porno yıldızlarını çağrıştıran bu iş kadını birkaç yıl önce beni evinde günlerce beceren Dilek olmalı. Beyaz bereli kadın neredeyse saç uçlarıma dokunacak. Dikkatli bakınca benzettiğim kadın Dilek olmasa da kız kardeşi Yeliz olmalı. Belinden başlayıp bacak arasına uzanan doğrultuda ilerleyen ok figürlü dövmesinin hedefe vardığı noktada bulunan penis figürü dövmesi ile Yeliz çok çılgın bir kadındı. İlgili anılarımdan beni uyandıran beyaz bereli kadın çoktan yanıma gelmiş bana bir şeyler söylüyor, ancak duyamıyordum. Çünkü o an duyduğum daha güzel şeyler vardı; kulaklığımda çalan Beirut – Elephant Gun gibi.
Kadın konuşuyor, ben dinliyormuş gibi yapıyordum. Kadın sinirleniyor, ben eğleniyordum. Herkes ağlıyor ben gülüyordum. Burası çok eğlenceli olmaya başladı. Ta ki beyaz bereli kadın kulaklığımı yerinden çıkarana kadar.
- Burada ne yapıyorsun? İnsanların bu halde olması sana eğlenceli mi geliyor?
Kadın kocasızlıktan çıldırmış olmalı.
- Ne söylediğini bilmiyorsun. Git de şu ağlama şeyini yap.
Arkada birkaç adam bir birine gömülmüş ağlıyor, diğerleri de bir çember yapıp ağlayan koca adamları yine ağlayarak alkışlıyorlar. Gözlerimi çevirdiğim tarafa kafasını yerleştiren beyaz bereli kadın gözlerini devirerek konuşmaya devam ediyor.
- İnsanların zayıflıklarıyla dalga geçip eğlenecek kadar zayıfsın. Burada bir işin yok, defol git buradan.
Bu kadın ne söylediğini gerçekten bilmiyor.
- Beni tanımıyorsun. Git başımdan.
Yanından çekip gidiyorum. Vodka bardakları dolu masadan yeni birini kapıp boğazıma deviriyorum. Gözüm biraz ilerde parıldayan bir şeyleri alıyor. Emolar tuvalet kapısı eşiğinde sevişiyorlar. Puantiyeli elbisesi ve düzgün bacaklarıyla, sevişken emoların önünden geçip ilgimi dağıtan mavi saçlı kız henüz ağlamıyordu. Sanırım ağlamayacak kadar başa çıkabiliyordu sorunlarıyla. Dengimi bulduğumu düşünüp yanına gitmeye yeltendiğimde beyaz bereli kadın bu kez yavaşça kolumdan çekip daha az tükürür bir şekilde konuşmaya başladı.
- Burası bir terapi grubu. Herkes burada ağlayarak içini döküyor. Sense gelmiş bedava vodka içiyor, müzik dinliyor ve insanların bu halleriyle eğleniyorsun.
Bu kadını bir şekilde durdurmalıyım.
- Eğlendiğimi nereden çıkarıyorsun?
- Önce şu gözlükleri çıkar, şu müzik çalarını bir kapa ve insanların arasına karış.
Dediğini yaptım. Wayfarer’ımı gözlerimden indirdim. Göstermek istemediğim gözyaşlarım tavandaki neon ışıkların altında parlıyordu. Beyaz bereli kadın şaşkındı. Beklemediği bir görüntüyle karşılaştı. Söylediğim son söz yüreğini burkmuş olmalı ki sol gözünden son göz yaşı da akıyordu.
- Müzik çalarımda dinlediğim bu şarkı ise kaybettiğim karımla en sevdiğimiz şarkıydı.
18 Ara 2011 / 0 yorum
jack: mutluluğu s.ksek çoğalır mı len?
marla: yok lan. amip mi lan bu?
jack: amip eşeysiz üremiyor muydu yahu? s.kilmesi gerekiyor mu onunda?
marla: aman öleydi değil mi?
jack: öle öle o.
marla:neyse canım mutluluğun da kusursuz doğum kontrol yöntemleri vardır zaten bence. oral kontraseptif falan…
jack: denemek lazım. yani mutluluğu s.kmeyi..
1 Ek 2011 / Reblogged from bitkiselyalniz with 2 yorum
Hayata neresinden bakarsanız bakın, tam bir orospu çocuğuna benziyor. Onun ön saçları dökük, alnı fazlasıyla geniş.
21 Ey 2011 / 0 yorum
Dışarda yağmur. Aramızda vodka. Kafamız güzel ama hayallerimiz yok. Mutlu değiliz ama iyiyiz. Bizler kazanacak üzere olan kaybedenleriz.
20 Ey 2011 / 1 yorum
Bir ajansta çalışan arkadaşımın beni Pazar günü dört saatlik bir palyaçoluk işi için araması ve akabinde bu iş için bir arkadaşımı aramam neticesinde aradığım arkadaşımın bir ay evvel babasını kaybettiğini öğreniyorum. Sesi olabildiğince kötü geliyor. Ne söyleyeceğimi bilemedim o an. Olabilecek en kötü anlardan biri içerisindeydim. Bir süredir görüşmediğim arkadaşımın yaşadığı acıyı henüz öğreniyor ve şaşkınlıkla onu teskin etmeye çabalıyorum.
Birilerini hatırlamak için neden bir şeylere ihtiyacımız oluyor ki?
Anlatamadığım oluyor ya da. Tıpkı babasının vefat ettiğini öğrendiğimde kaldığım o birkaç saniye sessizlik gibi.
Bunun gibi…
9 Ey 2011 / 1 yorum
11 - Neden güveniyorsun?
J - İnanmak isteği. Umutla “Belki budur” düşüncesine inanmak isteği.
11 - Tanımadan nasıl inanmak isteyebiliyorsun?
J - Tanrı’yı görebiliyor musun?
11 - Hayır.
J - Ona inanıyor musun?
11 - Evet de…
J - Görmeden inanmak gibi bu işte. Hissediyorsun, inanmak istiyor ve sadece yaşıyorsun. Sonunu düşünmüyorsun çünkü sonu, seni anı yaşamaktan alıkoyar.
11 - Şuan nasıl hissediyorsun peki?
J - …

11 - Seni anlıyorum.
J - Şüphesiz.
7 Ey 2011 / 1 yorum
“ ‘Ben tam bir aptalım. Malım ben.’ dedi. Vicdan temizliği anlayabildiğim bir şey olmadı hiçbir zaman. Hiçbir zaman bahanelere ihtiyaç duymadım çünkü. Yalan her insanın ihtiyacıydı ve yerinde, ciddi sonuçlar doğurmayacak şekilde kullanıldı evet. Benim açımdan. Zira geçmişinden kurtulamayan kendine güvensiz genç kadın, hiçbir şeyi becerememişti. Yalanı da, sevmeyi de, sonunda cesur olmayı da… Bir kaç sosyal platformda fake hesaplarla ve anonim şekilde yazdığı yazılarla kendini yeterince küçültmüştü üstelik. “Ben aptalın tekiyim” hiç inandırıcı bir cümle değildi o an. Fakat inanmayı seçmiştim. Yada… İnanır gibi yapıp bu kez sonucunda şaşırmayı beklemiştim. Ve… Son gerçekleşmişti. Şaşırmadım.
Halbuki yalnız birine ait olmama ramak kalmıştı. Gülüşündeki o samimiyetsizlik olmasaydı. ”
Anlatırken yorgundu. Her kelimesi tane tane çıkıyordu ağzından. Yarım bıraktığı sodasını tek yudumda içti. Saat 02.43 olmuştu. Gözlerimden hiç ayırmadığı gözlerini bu kez dışarıya, gökyüzüne doğru çevirdi. “ Yine sabah olacak ve yine hatırlayacağız. ” dedi olabildiğince kısık bir tonda. Açık kahverengi saçlarının altında parıldayan bal rengi gözlerini tekrar bana yöneltmişti. “ Sabah hep oluyor be moruk” dedim uzunca bir süre sonra.
Sustuk.
Saat 03.17 olmuştu. Susmaya devam ettik. Sonrası…
Öyle işte.
1 Ey 2011 / 0 yorum
Sahip oldukların, sonunda sana sahip oluyor.
Birçok insan, sıkıcı hayatlarına heyecan katmak için bir şeyleri kazanmaya gereksinim duyuyor. 3 yaşında iken barbie bebek ya da oyuncak trenlere sahip oluyoruz. 11 yaşında iken ilk okul kitaplarımızın gözümüze daha hoş gözükmesi için kaplama kağıtlarına sahip oluyoruz. 17 yaşında porno koleksiyonlarına sahip oluyoruz. 20’li yaşlardan itibaren üniversite ve sosyal çevrelere sahip oluyoruz. İşimize ve kazandığımız paraya sahip oluyoruz. Kadınlara ve erkeklere sahip oluyoruz. Güzel bir eve, güzel oturma takımlarına, güzel bir eşe, kaliteli bir yaşam tarzına sahip oluyoruz. Bütün bunlar olurken yaptığımız en büyük hata, sahip olduğumuz her şeye alışmamız. Alışkanlıklar kanserdir. Alışkanlıklar, güzel bir fahişeyle korunmasız ve tutkuyla seviştikten sonra kanımıza giren aids gibidir.
28 yaşındaki kadının, bu sabah gözlerimi açtığımda duymayı beklediğim kelime “Günaydın sevgilim” ’den önce “ Ben sana alıştım galiba ya, bu çok güzel bir his” demesiyle birlikte üzerimdeki tüm etkisini kaybetmesi sanırım bana hayli sürpriz oldu. Beni; sıcak, aşk dolu, erotik, sevimli, karizmatik ve komik bulmasını beklediğim bir dönemde bana alıştığını söylemesi adeta soğuk duş etkisi yaratmıştı. İnsanlar alışkanlık hissini yaşayabilir evet. Bunun için aylar ya da yıllar geçmek zorunda da değil. Birkaç günde de çiftler birbirlerine alışabilirler. Ancak bunu dile getirmek o birlikteliğin büyüsünü oracıkta yok eder.
Birkaç haftadır harika vakit geçirdiğim Şeyma, beni şaşırtmış ona dair heyecanımı tümüyle yok etmişti artık. Bozulduğumu farkedip beni tahrik etmeye çalıştı. Üzerime çıkıp boynumu ıslattı diliyle. Upuzun dalgalı saçlarını göğsüme sürttü. Harika kokuyordu saçları. Kulağıma fısıldadı şehvet dolu cümleleriyle. Elini kasıklarımda gezdirdi. Olmadı. Erekte olamayan bir erkeğin yapması gereken tek şey, bulunduğu ortamı terk etmektir. Öyle de yaptım.
Gitmek. Sahip olduğum ya da onun bana sahip olduğu bir eylem oldu hayatımda. Alışkanlıkların beni heyecanlarımdan yoksun bıraktığı her ortam ve her kişiden uzaklaştım. Gittim. Evet bu da benim alışkanlığım oldu. Ama biliyordum ki gittiğim insanlar hep aklımdadır. Bildiğim tek şey var şuan. Tamamlanmak üzere eksik bırakılan hayatlardan ibaretim.
“Sahip oldukların sonunda sana sahip oluyor” demişti Tyler Durden. Bana sahip olan şeyler, kendimi yapmaktan alıkoyamadığım tüm alışkanlıklarımdı aslında. En ciddi alışkanlığım ise hala yaşıyor olmam. İnsanlığın en büyük ironisi, şikayet ettiğimiz düzen içinde ona ayak uydurmuş bir biçimde hala yaşıyor olmamızdır.
Alışkanlıklarımızı bile sevebileceğimiz hayatların olması dileğiyle… Tabi eğer bu mümkünse.
10 Ağu 2011 / 1 yorum
[Flash 9 is required to listen to audio.]
RadioheadExit Music
”Ne oldum?” dememeli,”N’oluyor lan?” demeli…
Başından sonuna hep “N’oluyor lan” dedim. Dedi ki “Artık dur”. O an, amiyane tabirle Pavlov’un köpeği gibi sadece denileni yaptım. Sonra dedim ki ” Peki şimdi ne oldum?”. Bir süre derin derin nefes alıp vermemi istedi. Öyle de yaptım. Sonra… Yavaşça sandalyeye oturttu, ellerimi tuttu. Elleri, incecik dudakları kadar pembe ve nemli idi. Eliyle çenemi kaldırarak gözlerimin gözlerine odaklanmasını sağladı. Önce gözleri, sonra dudakları konuştu: ” Şimdi oldun işte”.
…
Gözlerim kör edercesine bir ışığa maruz kalıyor. Güneşin neredeyse odama girdiğini düşünüyorum yarı ayık zihnimle. Alarm yine çalmış, yine duymamışım. Gözlerimi aralıyorum. Kafamı biraz kaldırdığımda salonda gezinen prensesimi görüyorum. Sesleniyorum, yanıma geliyor. Çift kişilik koca yatağımda bir üçüncü kişiye de yer var hala. Her neyse…
Hayatta bir erkeğin tadabileceği en güzel hislerden biri sabahları kızının teninden gelen cennet vari kokusunu duyarak güne başlamaktır. Eşsiz tattaki kokusuyla hayatın tüm gerçekliğinden kopuyorum. Bütün dertler, kaygılar yok oluyor. Geçmiş ve gelecek kavramlarının unutulduğu, sonsuz mutlulukmuş gibi hissettiren o an, insanın kendinden arındığı andır. Her şey kusursuz güzel… Sahip olduğum tek güzel şey için şükrediyorum. O’na rağmen.
Minicik elleriyle elimden tutup beni mutfağa götürüyor. “Dur” diyorum, “ Önce yüzümü yıkamalıyım”. Banyo kapısının önünde kollarını birbirine kavuşturmuş, yüzündeki aceleci fakat şirin ifadesiyle suyu yüzüme çarpışımı izliyor. Tekrar minik elleriyle ellerimi kavrayıp nihayet mutfağa giriyoruz. Kendinden gayet emin bir tavırla Amerikan mutfağımızın barına oturup “ Hadi bana kahvaltı hazırla babacım” diyor. Eğer bir erkek hayatında ki çoğu kadının isteklerine karşılık vermemiş ve yedi yaşındaki bir kız çocuğunun isteklerine hayır diyemiyorsa, o erkek babadır. Sanırım bu dişiye tapıyorum.
“ Prensesim, babacığını iyi izle. Anneni böyle kendime aşık etmiştim” diyorum.
“Hadi hadi hadi…” diye tempo tutarak beni güldürüyor.
“ Gün’e iyi bir kahvaltıyla başlamamışsan o günü yaşamamış saymalısın. Hayatın ritmi 3 şeyde yatar: Yemek, müzik ve aşk.” diyorum. Kahvaltılıkları çıkarıyorum. “ Ve kahvaltıda yenilecek en güzel şey, güzel hazırlanmış bir omlettir “ diyorum. Dirseklerini masaya, avuçlarını birbirine ters duracak şekilde çenesine dayamış ve mutlu bir şekilde beni izleyişini görüyorum. O an bir şeyler olmaya başlıyor. İnsan, bazen iguanalar gibi dakikalarca olduğu yerde kalıp hareketsizleşebilir. Bana olanları tam olarak böyle açıklayabilirim. Detaylar değişiyor. Fondaki duvarlar yıkılıp yerine eski görüntüler geliyor. Zihnim bir zaman makinasına dönüşmüş, beni geçmişe sürüklüyor. Değişmeyen sadece koku var. O’nun kokusu.
“ Babacım iyi misin?” sesiyle irkiliyorum. Duvarlar geri geliyor yavaşça. Tüm detaylar yerli yerinde. An’a dönüyorum. “ İyiyim prenses.” diyorum.
Omleti hazırlamaya koyuluyorum. Yeşil ve kırmızı biberler yıkanıyor. Bir adet domates ince ince kıyılarak kara biber ve biraz kekikle yoğruluyor. Kaşar peynir rendeleniyor. İki adet köy yumurtası çırpılıyor. İnce kıyılmış biberler yağsız tavada bir müddet közleniyor. Izgara tadı önemli. Daha sonra domatesle birlikte az miktarda sıvı yağ içine boca ediliyor. İzafi bir süre pişirildikten sonra yumurta içine yavaşça dökülüyor. Klasik yapılan hata yumurtayı hızlı dökmektir. Zira malzemenin dağılmaması esastır. Omlet yapmak çok ciddi özen ister. Yumurtanın akışkanlığı kaybolmaya yakınken rendelenmiş kaşar peynirini üzerine serpiştiriyorum. Bir kapakla üzerini kapıyor, saatime bakarak 5 dakika geri sayıyorum.
Şüphesiz ki deneyip güzel olmasını bekleyeceksiniz ancak şuna emin olun, benim elimden çıkmış kadar iyi olmayacaktır. Kıps.
“Babacım, sen bunları yapmayı nereden öğrendin böyle? “ diyor prenses. Elimi peçeteyle silip karşısına oturuyorum. “ Bir gün mutfağa girersin ve ben pasta gibi şeyler yapmak istiyorum deyip hiçbir tarife ihtiyaç duymadan bir şeyler yapmaya başlarsın. Önceleri sadece dener, nasıl bir sırayla yapman gerektiğini öğrenirsin. Daha sonra yapabildiğine inanır ve sevdiklerine yaptığını gösterirsin. Onlar da yaptığın pastaları zevkle yer ve bu becerinden gurur duyarsın. Bu yetenek sadece içinden gelir prensesim. Ruhundan gelen eşsiz zevklerdir bunlar. “ diyorum. Büyülenmiş ela gözleri cennetten gelen armağanlar gibi…
Kahvaltımızı yaparken bana okulda neler yaptıklarını ve neler öğrendiklerini anlatıyor, hayattan bir şeyler öğreniş sürecini zevkle izliyorum.
Saçları kusursuz ipeksilikte, içinde sarıları olan kahverengi bir deniz gibi…
Gözleri, mimikleri ve sesi… Sanki hiç gitmemişler gibi hala varlığını devam ettiriyor bu küçük harika varlıkta.
…
Yeterince içmiştik o gece. Beyaz şarapla başlayıp ardı arkası kesilmeyen şatlarla birlikte henüz çakırkeyif olmuştuk ikimizde. Saatlerdir bir şeylerden bahsedip durduk. İlginç olan, ilk kez bir kadın söylediklerim karşısında şaşırmıyordu. Ben de yaşadıklarını anlatırken şaşırmış gibi yapmıyordum. Aynı hayatları yaşamış iki insan gibiydik. Aynı hüzünlü aşk hikayeleri, aynı dostluklarda yenilen kazıklar, benzer idealler üzerine verilen çabalar… Onu tanımanın getirdiği heyecanla birlikte onun yanında kendimi rahatlıkla ifade edebiliyor olmam muazzam bir huzur veriyordu bana.
Henüz 3 gündür tanışıyorduk. Her sabah espresso içmek için gittiğim kafede birkaç gündür göz göze geliyorduk. O da düzenli olarak bu kafeye geliyor, Türk kahvesi içip dergileri karıştırıyordu. Karşılaştığımız birkaç sabah fotoğraf makinamla onun habersiz anlarını fotoğraflayıp baskı haline getirdim ve 3 gün önce masasına gidip zarfın içinde fotoğraflarından oluşan baskıyı masasına bıraktım. Tanıştık. Kahve ısmarladı.
…
Gece oldu. Prenses uykuya daldı. Odama çekildim. Son birkaç haftadır ne uyuyorum ne de uyanık kalabiliyorum. Astral seyahatlerimin arttığını hisseder gibiyim.
Sırtüstü yatağıma uzanıyorum. Gözlerimi karşımdaki duvara, duvarın üzerinde boylu boyunca duran tabloya, tablodaki fotoğraflara, fotoğraflardaki kadınıma, kadınımın gözlerine, gözlerinden kalbine dalıyorum. Uykuya değil, kalbine dalıyorum.
8 Ağu 2011 / 1 yorum
Bir vakitler içeriğini çok ta irdelemediğim, arkadaşımın ” Yahu şu siteye bi CV’ni bırak belki bir şey çıkar” ricasıyla bir işe kalkıştım. İş, siteye sadece CV’mi bırakmaktı. Öyle de yaptım. Sonrasında bana geri bildirim olarak atılan mail’i aynen iletiyorum aşağıdaki gibi: ” Merhaba Miraç, sanırım Z…. ( arkadaşımın ismi ) vasıtasıyla bizim cv sitesine giriş yaptın . Çok teşekkür ederim, site yöneticisi benim. Verileri kaybetmiştim acil dataya ihtiyacım vardı. Şimdi buldum dataları. Sağolasın sen de doldurmuşsun ama bizim işlere göre çok kalifiye kalıyorsun. Ama lise mezunu ya da hala ünv de okuyan arkadasların varsa onlara iletebilirsin. Çünkü bu site sadece tanıtım işleri için 1-2 aylık eleman bakıyor. Bu arada ola ki giriş yapmak istersen giremeyeceksin onu bildirmek için yazıyorum. Sen “çok vasıflı, bu işlere olmaz tarafı” na ayrıldın. Hoşçakal. “ Nasıl bir konuma sokayım kendimi bilemedim yahu. “Vasıflısın buralarda işin olmaz” ne lan. Zaten kıllandığım kısım hoşçakal deyişi. Niye terkediyorsun beni be zalım kadın. Senle işim olmaz hoşçakal derken hiç mi düşünmedin be vicdansız. Allam nasıl bi mail bu bana gelen. Müthişsin ama işime yaramazsın nasıl bi reddetme şeklidir yahu? İnsanı resmen düz adam olmaya doğru yönlendiriyorlar yemin ediyorum. Düz adam olacam lan tamam.
21 Tem 2011 / 0 yorum